...:: TÜRK DİLİ ::... Türk Dili ve Kompozisyon Sunuları, Dil Bilgisi, Kompozisyon, Videolar, Kaynaklar, E- Kütüphane, Yararlı Bağlantılar...:: Dr.Ahmet Kayasandık'ın Kişisel Sitesi::........................................................... - UNREGISTERED VERSION

İçeriğe git

Ana Menü

Ölüm Piyangosu

KOMPOZİSYON

ÖLÜM PİYANGOSU

Olay, 17. yüzyılda, Oliver Cromwell zamanında geçmişti. Albay Mayfair, İngiliz Commonwealth orduları kadrosunda, kendi rütbesinde olanların en genciydi. Otuz yaşlarındaydı. Gençliğine rağmen mesleğinde pişmiş, tecrübeli bir askerdi. Birçok muharebeye katılmış, yaşına göre yüksek olan rütbesini savaş meydanlarında başarıdan başarıya koşarak kazanmıştı. Harplerde yıpranmış, çehresi güneşte yanıp tunçlaşmıştı. 17 yaşında başlayan ve bugüne kadar çok hareketli geçen askerlik hayatında daima başarılı olmuş ve herkesin hayranlığını kazanmıştı. Fakat şimdi başı dertteydi. Üzerinde kara bulutlar dolaşmaya başlamıştı.
Soğuk bir kış gecesiydi. Dışarının zifiri karanlığında şiddetli bir fırtına hüküm sürüyordu. Ev, tam bir sessizliğe gömülmüştü. Albayla genç karısı, başlarına gelen bu felâket karşısında ne diyeceklerini bilemiyorlardı. İncil
in akşam vaktine mahsus bölümünü okumuşlar, akşam duasını yapıp şöminenin karşısına oturmuşlardı. El ele verip, parlayan alevlere bakarak vakit geçirmeye çalışıyorlardı. Kapı her an çalınabilirdi. Bu nokta aklına gelince, genç kadın titremekten kendini alamadı.
Sevimli bir kız çocukları vardı: Abby. Yedi yaşındaki Abby
yi çok seviyorlardı. Abby, her gece, uyumadan önce anne ve babasının yanaklarından öper, onlara “hayırlı geceler” dilerdi. Şimdi de odaya girmek üzereydi.
Albay söze başlayarak:
― Aman, lütfen gözyaşlarını sil. Abbynin hatırı için mutlu görünmeye çalışalım. Başımıza gelen felâketi bir an için unutalım, dedi.
― Elimden geleni yapacağım. Bildiklerimi kalbime gömeceğim. O paramparça olan kalbime...
― Nasibimize rıza göstermeliyiz. Olaylara karşı sabır ve tahammüllü olmalıyız. Şuna inanmalıyız ki Allah ne emrederse o olur. Onun şefkat ve lütuftan başka bir amacı olamaz.
― Allahın emir ve iradesine elbette karşı durulamaz. Bunu aklımla ve ruhumla söylüyorum. Kalbimle söyleyebilmeyi de ne kadar çok istiyorum bir bilsen. İnsanların yaptıklarına baktıkça...
― Aman sus sevgilim, yavrumuz geliyor.
Sırtında geceliğiyle, kıvırcık saçlı, minyon tipli kızcağız içeri süzülüp babasına doğru koşmaya başladı. Babası kollarını açarak sevimli yavruyu kucakladı ve göğsüne bastırdı. Sonra derin bir sevgiyle öptü, öptü, öptü...
― A!.. Babacığım, beni böyle öpmen doğru değil. Bak saçlarım darmadağınık oldu.
― Affedersin kızım, buna üzüldüm. Beni affet öyleyse. Haydi, affediyorsun değil mi?
― Tabi babacığım, ama gerçekten üzüldün mü? Yalancıktan falan değil, değil mi?
― Bunu sen kendin anlamalısın Abby, dedi babası ve yüzünü elleriyle kapatarak hıçkıra hıçkıra ağlıyormuş gibi bir tavır takındı.
Kızcağızın küçük kalbi bu duruma dayanamadı. Gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Babasının ellerini yakalayıp yüzünden çekmeye çalışarak:
― Oh, ağlama babacığım, lütfen ağlama. Abby isteyerek söylemedi ki o sözleri. Abby bir daha seni hiç üzmeyecek. Haydi babacığım.
Babasının parmaklarını çekip, ellerini birbirinden ayırmaya çalışırken bir an için onun bir gözünü görebildi.
― Ne!.. Ah, seni gidi yaramaz baba seni!... Ağlamıyormuşsun meğerse!... Sadece beni aldatıyormuşsun... diye haykırdı. Öyleyse Abby de anneciğinin yanına gidecek. Mademki Abbyye böyle şakalar yapıyorsun...
Dizlerinden aşağı kayıp inmeye çalıştı ama babası kollarıyla onu sararak:
― Yo, benim güzel kızım, haklısın. Baban yaramazlık etti. Bunu itiraf ediyor ve yaptığı şakadan dolayı da üzüntü duyuyor. Müsaade et de o sevimli gözyaşlarını öpe öpe kurutayım. Bak, baban senden özür diliyor ve... ve kendine ceza olsun diye de Abby ne isterse yapacak, diyerek küçük kızın yanaklarından öpmeye başladı.
― Eh, bütün gözyaşların öpüldü, saçlarının dağınıklığı da düzeltilip giderildi. Şimdi söyle bakalım, Abby ne emrediyor?
Böylece barıştılar. Küçük kızın yüzünde güneş yeniden doğdu ve bütün parlaklığıyla ışıldamaya başladı. Babasının yanaklarını okşayarak cezayı kararlaştırdı:
― Bir hikâye, bir hikâye anlat, dedi.
Dışarıdan, rüzgârın uğultuları arasında belli belirsiz ayak sesleri gelmeye başladı. Anneyle baba nefeslerini tutarak dikkat kesildiler. Ayak sesleri gittikçe yaklaştı, yaklaştıkça daha iyi duyulur oldu. Sonra, evin hizasını geçerek hafifledi ve kayboldu. Anneyle baba derin bir nefes aldılar. Baba:
― Bir hikâye öyle mi? Neşeli bir şey mi olsun? diye sordu.
― Hayır baba, müthiş bir hikâye istiyorum.
Babası neşeli bir hikâye anlatmak istiyordu ama küçük kız ayak diredi.
― Baba, her zaman neşeli hikâyeler dinlemek olmaz, dedi. Dadım diyor ki insanlar daima neşeli bir hayat süremezlermiş. Doğru mu bu?
Annesi derin bir göğüs geçirdi, düşünceleri yeniden o büyük felâkete kaydı. Baba, yumuşaklıkla:
― Doğru, sevgili kızım, dedi. İnsanın başına birçok felâketler gelebilir. Bu üzücü bir şey ama doğru. O halde o felâketler hakkında bir hikâye anlat baba... Müthiş bir hikâye olsun. Anne, bana iyice sokul, ellerimden tut. Hikâye çok müthiş olursa birbirimize sarılarak heyecana daha kolay dayanırız. Ha şöyle, şimdi başlayabilirsin baba.
― Pekâlâ başlayayım. Bir zamanlar üç albay vardı.
― Oo, ne kadar güzel. Ben albayları biliyorum. Sen de albay olduğun için biliyorum tabi. Üniformalarını da tanıyorum. Haydi devam et baba.
― Bu üç albay, bir muharebede disiplin suçu işlemişler. Bu cümle kızcağızın ilgisini çekti. Başını kaldırıp sordu:
― Disiplin yenecek bir şey mi baba?
Büyükler gülümsediler. Baba cevap verdi:
― Hayır, bambaşka bir şey güzelim. Yani aldıkları emrin haricine çıktılar.
― Hariç...
― Hayır, o da yenilebilecek bir şey değil. Emrin dışına demek istiyorum. Kaybedilmek üzere olan bir meydan savaşında, düşmanı üzerlerine çekip ana kuvvetlere geri çekilme imkânı sağlamak üzere hücum rolü oynamaları istendi, fakat onlar rol yapacaklarına, vatan sevgisinin verdiği aşkla yalancı hücumu gerçek hücuma çevirdiler. Fırtına gibi hücum ederek düşmanı geri püskürttüler ve zafer kazandılar. Başkomutan olan Lord General, bu subayların itaatsizliğine çok öfkelendi. Her ne kadar onlar, vatan millet aşkıyla kendilerini tehlikeye atmışlarsa da emre itaat etmemişlerdi. Onları takdir etmekle birlikte, Londraya çağırarak, emre itaatsizlikten cezalandırılmalarına karar verdi.
― O bahsettiğin komutan, General Cromwell miydi baba?
― Evet kızım.
― Ben onu gördüm baba! Bir gün bizim evimizin önünden geçti. Yanındaki askerler arasında o kadar haşmetli görünüyordu ki. At üstünde dimdik duruyordu. Sonra, şey... Nasıl anlatsam bilmem ki? Hiçbir şeyden memnun değilmiş gibi bir hâli vardı. Halkın ondan korktuğu belli oluyordu. Fakat ben hiç korkmadım. Bana hiç korkunç görünmedi.
― Seni gidi cesur kız seni! Gelelim hikâyemize. O üç albay, yargılanıp ölüm cezasına çarptırıldılar.
― Neden baba?
― Komutan
ın emrine uymadıkları için kızım.
― Ama savaşı kazanmışlar.
― Olsun kızım. Ne olursa olsun komutanın emrine uyacaksın. Savaşın kontrolünü onlar ellerinde tutuyorlar. Vatan millet duygusuyla hareket etmek güzel bir şey ama bunu yaparken yenilgiye de sebebiyet verilebilir. Her neyse. Kaçmayacaklarına dair kendilerinden şeref sözü alındıktan sonra ailelerini son defa görmek üzere...
Yeniden ayak sesleri duyulmaya başlandı. Kulak kabarttılar, fakat ayak sesleri uzaklaşıp kayboldu.
― Albaylar bu sabah evlerine vardılar.
― Küçük kız gözlerini iri iri açtı.
― Ne!.. Bu sahiden yaşanmış hikâye mi?
― Evet yavrum.
― Oh, ne kadar g
üzel. Sahici olması bin defa daha iyi. Devam et baba, devam et! Ama anne, sevgili anneciğim sen niçin ağlıyorsun?
Şey... Onların zavallı ailelerini düşünüyorum da onun için. Sen bana bakma yavrum.
― Anneciğim, ağlamanı istemiyorum. Hem göreceksin her şey yolunda gidecek. Hikâyeler daima güzel biter. Ben biliyorum. Sen anlat baba, sonunda onların sıkıntılardan kurtulup mesut yaşadıklarını anlat. O zaman annem artık ağlamayacak. Evet, öyle olacak, göreceksin anne. Devam et baba, lütfen devam et.
― Bir gece için evlerine gitmeye izin vermeden önce onları Londra Kalesine kapatmışlardı.
― Oh, ben o kaleyi biliyorum baba. Bizim evden de görünüyor. Sonra ne oldu?
― Kalede askerî mahkeme onları bir saat kadar yargıladı. Kanunların ilgili maddelerine göre üçünü de suçlu bularak kurşuna dizilmeye mahkûm etti.
― Yani onları öldürecekler mi?
― Evet kızım. Emre uyup sadece düşmanı oyalasalar, ordu yenilse bile onlara bir şey olmayacaktı. Ama itaatsizlik edip, vatanı savunmak için ileri atıldıklarından şimdi cezalandırılacaklar.
― Oh, ne gaddarlık. Anneciğim, bak yine ağlamaya başladın. Lütfen ağlama, bak göreceksin her şey düzelecek. Baba annemi üzmemek için biraz çabuk anlat lütfen, çok yavaş gidiyorsun...
Çabuk anlatmadığımı ben de biliyorum kızım, bunun sebebi sık sık düşünmek zorunda kalmam.
― Düşünmeden anlat baba.
― Pekâlâ! O üç albay...
Sen onları tanıyor musun baba?
― Evet yavrum.
― Oh, ben de onlar
ı tanımak isterdim. Albayları çok seviyorum. Kendilerini öpmeme müsaade ederler mi acaba?
Cevap verirken Albay
ın sesi titriyordu.
― Onlardan bir tanesi müsaade eder sanıyorum. Haydi onun yerine beni öp.
İşte öptüm baba. Bu iki öpücük de diğerleri için. Hem üçü de kendilerini öpmeme müsaade eder sanırım. Çünkü onlara derim ki: “Benim babam da albay. Sizin gibi cesur olduğundan, sizin yaptığınızı aynen yapardı. Hakkınızda ne derlerse desinler yaptığınız iş yanlış olamaz! Azıcık bile olsa utanmak zorunda değilsiniz. Asıl o, emre uyup yerinde sayanlar utansın!” Evet baba. Bunları söylerdim. O zamanda kendilerini öpmeme müsaade ederlerdi, değil mi?
― Evet, yavrum, ben de öyle düşünüyorum.
― Anne, ah anneciğim, bu senin yaptığın hiç doğru değil. Biraz sonra babam hikâyenin en güzel yerine gelecek. Haydi, anlat baba.
― Hâkimler bu hükmü verirken kanunun icabını yerine getirmişlerdi, ancak vicdanları aynı şeyi söylemiyordu. Hepsi de çok üzgündü. Bunun için Lord Generale giderek, vazifelerini yaptıklarını ancak kendisinden bir ricada bulunmak istediklerini belirttiler. Üç albaydan ikisinin affını rica ediyorlardı. Ordu disiplinine örnek olmak üzere yalnız birinin kurşuna dizilmesini yeterli buluyorlardı. Bu düşüncelerini anlattılar. Lord General, bu müracaatı son derece sert karşıladı. Hâkim sıfatıyla vazifelerini yapıp vicdanlarını rahata kavuşturduklarını, ancak şimdi de başkumandan olarak kendisini vazife yapmamaya teşvik ettiklerini söyleyerek onları itham etti. Ricalarını kabul ederse askerî şerefini de tehlikeye atmış olacağını belirtti. Hâkimler, onun makamında bulundukları takdirde yapamayacakları bir şeyi kendisinden istemediklerini söylediler. Başkumandanlık makamı yüce bir makamdı ve affetmek yetkisine sahipti.
Hâkimlerin sözleri Lord General üzerinde etkili oldu. Çehresindeki sertlik yavaş yavaş kaybolarak yerini düşünceli bir tavır aldı. Hâkimlere yalnız kalmak istediğini belirterek beklemelerini emretti. Bir odaya çekilerek, kendisine doğru yolu göstermesi için Allah
a dua etti. Biraz sonra hâkimlerin yanına dönerek:
― Kura çekecekler! Kazanan ikisi ölümden kurtulacak, dedi.
― Kura çektiler mi baba? Kura çektiler mi?
― Hayır, albaylar kura çekmeyi reddettiler.
― Yani kura çekmeyecekler mi baba?
― Hayır.
― Niçin?
― Dediler ki ölüm kurasını çekecek olan, kendi iradesiyle kendi kendini ölüme mahkûm etmiş olacak. Bu da intihar veya ona yakın bir şey sayılır. Hâlbuki kendi hayatlarına son vermelerine İncil müsaade etmez. Bundan dolayı teklifi geri çevirerek askerî mahkemenin verdiği kararın aynen uygulanmasını istediler. Kendilerinin asker olduğunu, ölümden korkmadıklarını, ancak hayatlarının böyle piyangoya bağlanmasını da doğru bulmadıklarını belirttiler.
― Bu söylediklerin ne anlama geliyor baba?
― Yani kızım, üçü de kurşuna dizilecekler.
Dışarıdan gürültüler gelmeye başladı. Rüzgâr sesi miydi? Hayır. Rap rap rap. Rap rap rap...
― Lord General adına kapıyı açın!
― Oh, baba askerler gelmiş! Ben askerleri çok severim. İzin ver onları içeri alayım. İzin ver ne olur babacığım!
Babasının dizinden yere atlayarak koşup kapıyı açtı. Neşeyle:
İçeri girin! İçeri girin! diye haykırdı.
İşte geldiler baba. Bunlar piyade askerleri. Ben piyadeleri biliyorum.
Askerler, tüfekleri omuzda içeri girip aynı hizada durdular. Subayları albayı selâmladı. Küçük kız bu manzarayı sevinçli gözlerle seyrediyordu. Yüzündeki kan tamamen çekilmiş olan Albay
ın karısı da kocasının yanında duruyor ama üzüntüsünü gizlemeye çalışıyordu.
Albay, karısı ve kızıyla vedalaşarak gitmeye hazır olduğunu belirtti. Subay, askerlere dönerek emir verdi: “Kaleye doğru, ileri marş!” Albay, asker yürüyüşüyle evden çıktı. Askerler de rap rap rap onu takip ettiler. Kapı kapandı.
― Oh, anne, ne kadar güzeldi değil mi? Ben sana bu hikâyenin sonu iyi bitecek demedim mi? İşte kaleye gidiyorlar. Babam o albayları görecek ve...
― Gel kollarıma, gel benim talihsiz kızım. Gel seni bağrıma basayım.
Ertesi sabah, bedbaht anne yataktan kalkamayacak durumdaydı. Yanında bulunan doktor ve hastabakıcılar ara sıra fısıldaşıyorlardı. Abby
nin odaya girmesine izin verilmiyordu. Küçük kıza, istediği gibi koşup oynayabileceğini söylemişlerdi. Kalın kışlık elbiseler giymiş olan Abby, dışarı çıkıp bir süre sokakta oynadı. Sonra kalede bulunan babası aklına geldi. Annesinin hastalığını ona haber veren olmamıştı. Gidip babasını çağırmaya karar verdi ve oynaya oynaya kalenin yolunu tuttu.
Yaklaşık bir saat sonra askerî mahkeme üyeleri Lord General
in huzuruna kabul ediliyorlardı. General, yumrukları masaya dayalı, çatık bir çehre ile dimdik ayakta duruyordu. Bir işaretle gelenleri dinlemeye hazır olduğunu belirtti. Grubun sözcüsü: “Verdikleri karar konusunda yeniden düşünmelerini söyledik, hatta bunu özellikle rica ettik. Fakat piyango çekmemekte ısrar ediyorlar. Dinimize aykırı bir harekette bulunmaktansa ölmeyi tercih ederiz diyorlar” dedi.
Cromwell
in kaşları çatıldı, fakat bir şey söylemedi. Bir süre düşündükten sonra: “Üçü birden ölmemeli. Mademki kura çekmeye yanaşmıyorlar, o hâlde onların adına başka biri çeksin” dedi. Mahkeme üyelerinin yüzlerinde bir şükran ifadesi belirdi.
― Onları buraya çağırın, şu yandaki odaya alın! Yüzlerini duvara dönüp yan yana dursunlar. Ellerini de arkalarında birleştirsinler. Bu emrim yerine getirildiğinde bana haber verin.
Cromwell yalnız kalınca koltuğuna oturdu. Emrindeki adamlardan birini çağırıp: “Git, sokaktan geçen ilk küçük çocuğu alıp buraya getir” dedi.
Bu emri alarak dışarı çıkan adam, bir süre sonra küçük bir kız çocuğuyla birlikte içeri girdi. Elbiselerini lapa lapa kar kaplamış olan Abby
nin elinden tutuyordu. Küçük kız, herkesin karşısında tir tir titrediği o muazzam şahsiyete doğru ilerleyip dizine tırmandı ve:
― Ben sizi tanıyorum, dedi. Siz Lord Generalsiniz. Bizim evin önünden geçerken sizi görmüştüm. Herkes sizden korkuyordu fakat ben korkmadım. Çünkü bana hiç de öfkeli görünmediniz. Hatırlıyor musunuz? O gün kırmızı elbisemi giymiştim. Hani ön tarafında mavi süsler olan elbisemi. Bunu da mı hatırlamıyorsunuz?
Cromwell
in sert çehresi bir gülümseme ile yumuşadı. Küçük kıza vereceği cevabın diplomatça olmasına çalıştı:
― Dur bakalım, biraz düşüneyim...
― O sırada evdeydim ben. Bizim evimizde yani.
― Güzel kız, üzülerek söyleyeyim ki...
Abby, çıkışırcasına generalin sözünü kesti:
― Anladım, hatırlamıyorsunuz. Hâlbuki ben sizi hiç unutmadım.
― Sevgili küçüğüm, gerçekten utandırdın beni. Fakat bundan sonra seni unutmayacağım. Söz veriyorum. Şimdi beni affetmeni istiyorum. Bundan böyle seninle iki iyi dost olalım, olur mu?
― Olur. Bunu ben de istiyorum. Beni nasıl unuttuğunuzu pek anlayamadım ama... Biraz unutkansınız galiba. Doğrusu bazen ben de unutkan oluyorum. Sizi kolayca affedebilirim, çünkü iyi bir insan olduğunuza ve iyi işler yapmak istediğinize eminim. Şefkatli olduğunuzu da hissediyorum. Hava soğuk olduğu için babamın yaptığı gibi bana daha çok sarılmalısınız.
― Benim yeni küçük dostum, canının istediği gibi sarılabilirim sana. Bundan sonra seninle sonsuza dek dost olacağız. Biliyor musun, benim küçük kızımı hatırlatıyorsun. Senin gibi sevimli, tatlı, güzel bir kızdı. Çok cana yakındı. Tanıdık olsun olmasın herkesi fetheden bir sokulganlığı vardı. Tıpkı şu anda senin yaptığın gibi kollarıma sığınıp göğsüme yaslanırdı. Kalbimin yorgunluğunu giderip bana huzur verirdi. Onunla arkadaştık, beraber oyun bile oynardık. Bu söylediklerim senelerce önceydi. Ondan sonra zaman soldu, hayatın yükü ağırlaştı. Sen sevgi ve mutluluğu geri getirdin bana. Sevimli küçük kız, sırtına ağır bir yük almış olan bu adamı ne kadar sevindirdin bilemezsin.
― Onu çok, çok, çok mu sevmiştin?
― Ah... Ah... Ne kadar sevdiğimi şöyle anlatayım: O emrederdi, ben itaat ederdim.
Çok sevimli bir insansın sen. Beni öper misin?
― Elbette. Hem de binlerce teşekkür ederek. İşte bu öpücük senin için, bu da onun için. Biliyor musun, benim gözümde artık sen onu temsil ediyorsun. Artık ne emredersen yerine getireceğim.
Küçük kız, kendisine gösterilen bu iltifat karşısında çok memnun olmuştu. Sevinçle ellerini çırptı. Sonra gittikçe yaklaşan düzenli ayak sesleri duyulmaya başlandı.
― Askerler, askerler geliyor, diye haykırdı. Lord General, Abby onları görmek istiyor.
― Göreceksin sevgili çocuk. Yalnız biraz bekle. Senden istediğim küçük bir iş var.
Bir subay içeri girdi. Başıyla son derece saygılı bir selam vererek, “Geldiler efendim” dedi. Yeniden selâm verip çıktı.
Devlet başkanı, Abby
e üç küçük yuvarlak marka verdi. Bunlardan ikisi beyaz, biri parlak kırmızı renkteydi. Kırmızı olanı, avucuna düşecek olana ölüm getirecekti.
― Oh, bu kırmızı ne kadar güzel, benim için mi?
― Hayır, sevgili çocuk. Başkaları için onlar. Oradaki perdenin ucunu kaldır, açık bir kapı göreceksin. Oradan bakınca, arkaları sana dönük üç adam gözüne çarpacak. Avuçlarından biri açık olarak ellerini arkalarında tutuyorlar. Bu üç yuvarlak markayı onların avuçlarına bırakıp gel.
― Abby perdenin arkasında kayboldu. Devlet başkanı yalnız kalınca manevî duygular içinde kendi kendine: “Bu güzel fikri bana ilham eden Cenab-ı Hakka şükürler olsun. O, her zaman kendisinden yardım dileyenlerin yanındadır. Kırmızı markanın kimin avucunu bulacağını da şüphesiz biliyordur. Bu iradesini yerine getirmek üzere en masum bir kulunu vasıta kıldı. Başka herhangi biri hataya düşebilir, fakat Allah yanılmaz! Onun hikmetli işlerine akıl sır ermez” diye mırıldandı.
Küçük peri kızı perdeyi açtıktan sonra, odanın şeklini, put gibi hareketsiz duran askerleri ve arkası dönük üç subayı seyretmek için birkaç saniye olduğu yerde durdu. Birden yüzü sevinçle aydınlandı. Kendi kendine, “A!... Onlardan biri babam. Onu arkadan da görsem tanırım. En güzel markayı ona vereceğim” diye söylendi. Neşeli adımlarla ileri doğru atıldı. Markaları açık avuçlara birer birer bıraktı. Sonra babasının koltuğu altına kadar yaklaşıp gülen yüzünü ona doğru kaldırarak: “Baba, baba! Aldığın şeye baksana, onu sana verdim” diye seslendi.
Albay hediyeye bir göz attı. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Yere çömelerek ümitsizlik içinde, sevgi ve şefkatle küçük celladını bağrına bastı. Bu hâdisenin dehşeti karşısında, askerler, subaylar, artık serbest kalmış olan diğer iki albay, hepsi bir an için felç imiş gibi donup kaldılar. Bu acıklı sahne kalplerini parçaladı. Gözleri doldu ve hatta gözyaşlarını tutamayıp ağlayanlar oldu. Derin ve saygılı bir sessizlikten sonra muhafız mangasının subayı istemeyerek ileri doğru yürüdü. Albay
ın omuzuna dokundu, yumuşaklıkla:
Çok üzgünüm Albayım, ama vazifemi yapmak zorundayım, dedi.
― Ne vazifesi? diye atıldı Abby.
― Onu götürmek zorundayım. Bunu üzülerek söylüyorum ama...
― Götürmek mi? Nereye?
Şeye... Kalenin başka bir tarafına.
― Bunu yapamazsınız. Annem hasta. Ben onu eve götüreceğim.
Koşup babasının sırtına bindi ve kollarını boynuna doladı.
Şimdi Abby hazır. Haydi, gidelim baba.
― Sevgili kızım, seninle gelemem. Onlarla gitmek zorundayım.
Küçük kız yere atlayarak şaşkınlıkla çevresine bakındı. Sonra muhafız mangası subayına doğru koşup önünde dimdik durdu. Minicik ayağını yere vurarak:
― Sana annem hasta diyorum. Duymadın mı? Babamı bırak! Onu bırakmaya mecbursun! diye bağırdı.
― Oh, zavallı çocuk, dedi subay. Allah şahidimdir ki bunu yapabilmeyi çok isterdim. Fakat onu götürmem şart. Manga, dikkat! Hazırool!... Silah omza!...
Abby, yıldırım gibi odadan çıktı. Birkaç saniye sonra elinden yakaladığı Devlet Başkanı Cromwell
i çeke çeke geri geldi. Bu müthiş adamın görünmesiyle odada bulunanların hepsi âdeta put kesildi. Subaylar selâm durdu, askerler tüfeklerini öne doğru uzatarak saygı duruşuna geçtiler.
― Bu askerleri durdurun lütfen, dedi küçük kız. Annem hasta, babama ihtiyacı var. Onlara bunu anlattım ama beni dinlemiyorlar. Onu götüreceğiz diye tutturmuşlar.
― Babam mı dedin, küçük? Bu adam senin baban mı?
― Elbette babam. Her zaman da babamdı. Öyle olmasaydı, onu o kadar çok sevmeseydim, o güzel kırmızı yuvarlağı kendisine verir miydim hiç?
Devlet başkanının çehresi allak bullak oldu. Sarsıntı geçirir gibi bir ifadeyle:
― Allahım bana yardım et! Dünyada bir insanın yapabileceği en gaddarca hareketi yapmış bulunuyorum. Ve artık hiçbir çare yok! Hiçbir çare! Ne yapabilirim ki? dedi.
Abby, heyecan ve sabırsızlıkla bağırdı:
― Babamı serbest bırakmaları için o askerlere emir verebilirsin pekâlâ! Ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bir yandan da, “Haydi, söyle onlara babamı bıraksınlar! Sen bana ne istersen emredebilirsin demiştin. İşte şimdi, ilk defa senden bir şey istediğim halde yapmıyorsun” diye söyleniyordu.
Buruşukluklarla kaplı yaşlı çehre tatlı bir tebessümle aydınlandı. Lord General elini küçük kızın başına koyarak, “Hiç düşünmeden sana söylediğim o sözlerden dolayı Allah
a şükürler olsun. Ve ey kurtarıcı çocuk! Sen de ondan aldığın ilhamla şu anda unuttuğum sözümü bana hatırlatıyorsun”, diyerek subaya döndü;
Çocuğun emrine itaat et! O, benim adıma konuşuyor. Albay affedilmiştir. Onu serbest bırakınız! diye emretti.

Mark Twain


İçeriğe Geri Dön | Ana Menüye Geri Dön