...:: TÜRK DİLİ ::... Türk Dili ve Kompozisyon Sunuları, Dil Bilgisi, Kompozisyon, Videolar, Kaynaklar, E- Kütüphane, Yararlı Bağlantılar...:: Dr.Ahmet Kayasandık'ın Kişisel Sitesi::........................................................... - UNREGISTERED VERSION

İçeriğe git

Ana Menü

Dil ve Kültür

DİL BİLGİSİ

DİL
Dilin Özellikleri
DİLİN MİLLET HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ
KÜLTÜR
Kültürün Özellikleri
DİL-KÜLTÜR İLGİSİ
DİL-DÜŞÜNCE İLGİSİ


DİL

Dil, en basit tanımıyla insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir iletişim aracıdır. Dili bütün özellikleriyle ifade eden bir tanım yapmak zordur. Muharrem Erginin dil tanımı diğerlerine göre daha kapsamlıdır:
“İnsanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta; kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimai bir müessesedir.” (Muharrem Ergin)
Dil, herşeyden önce bir anlaşma aracı olduğuna göre bu aracın özellikleri iyi bilinmeli ve buna göre kullanılmalıdır. Nasıl ki bir otomobilin teknik talimatnamesinde yazılan esaslara ve trafik kurallarına uygun biçimde kullanılması gerekiyorsa doğal bir araç olan dil de kendine özgü kurallarına göre kullanılmalı ki asıl işlevini yerine getirebilsin.

Dilin Özellikleri
1. Anlaşma aracıdır:
Dilin birinci ve asıl işlevi anlaşma aracı olmasıdır.
2. Doğallık
3. Kuralları vardır

4. Canlılık
5. Gizli antlaşmalar sistemi olması
6. Milletin ortak malı olması
7. Sosyallik

DİLİN MİLLET HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

Bir milleti ayakta tutan, onun varlığını ve devamını sağlayan, millî şuuru besleyen, bir millete mensup olma hazzını veren ve bireylerini birbirine yaklaştırarak onlar arasında birlik yaratan unsur olarak dilin, millet hayatındaki yeri çok önemlidir. Öyle ki milletin varlığı, dilin varlığıyla mümkündür.
Millî varlığın korunmasıyla dilin korunması arasında çok sıkı bir ilgi vardır.
Bir milletin dili bozulursa kültüründe sıkıntılar ortaya çıkar.
Düşünce, sanat ve edebiyat alanlarında çöküntü başlar. Dil asıl işlevini (insanlar arasında anlaşma aracı olma) yerine getiremez.
Dil, milletin manevi gücünün aynasıdır. Bir milletin kültürel değerlerini oluşturan ve o milleti ayakta tutan; edebiyatı, sanatı, bilim ve tekniği, dünya görüşü, ahlak anlayışı, müziği... geçmişten günümüze ancak dil sayesinde aktarılmaktadır.
Dolayısıyla dilin korunmasıyla millî varlığın korunmasını aynı seviyede algılamak gerekir.

KÜLTÜR

Atatürkün ifadesiyle kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, zekâyı terbiye etmektir.
Kültür, milletin fertleri arasında sosyal akrabalık bağını oluşturan (başta dil olmak üzere tarih, din, örf ve âdetler, hukuk sistemi, müzik, güzel sanatlar, ekonomi, ahlak anlayışı ve dünya görüşü... gibi) maddi ve manevi değerlerin tümüdür ve bu değerler kültürün başlıca unsurlarını oluşturur. Bunlar o milletin fertlerini birbirine bağlarken, diğer milletlerden ayırır; içeride birleştirici, dışarıya karşı ayırıcı rol üstlenir.

Kültürün Özellikleri
1. Millîlik
2. Süreklilik

3. Özgünlük
4. Ortaklık
5. Canlılık ve Doğallık
6. Uyumluluk
7. Özünün Değişmezliği

Kaybetmeye başladığımız kültürel değerlerimizden birini izlemek için burayı tıklayınız.

DİL-KÜLTÜR İLGİSİ

Millî kültürün temel unsuru olan dil, bir taraftan kültürü beslerken diğer yandan kültürle beslenir ve kültürel değerleri sonraki nesillere aktarmada çok önemli bir işlevi yerine getirir. Maddi, manevi kültürel değerlerin oluşmasında ve aktarılmasında dilin inkâr kabul etmez bir rolü vardır.
Bir dilin gücünü, söz varlığını, estetiğini, sınırlarını… o milletin kültürü belirler. Dolayısıyla ana dilini iyi öğrenmeye çalışan bir kişi, milletinin dünya görüşünü, bakış açısını, anlayışını, felsefesini kısaca millî kültürünü de öğrenmiş olacaktır. Zira o dille yazılmış bir metindeki her kelime, o kültürün özelliklerinden ve inceliklerinden ayrıntılar verecektir.
Kelimelerin anlamları, o toplumun kültürel değerleriyle bağlantılıdır. Bu anlam incelikleri, kültürün dildeki yansımalarını da örnekler. Mesela, bir Arab
ın güneşten korunmak için güneşliğe (şems+iye = güneş+lik) ihtiyacı vardır. Bir Alman ise yağmurdan korunmak için yağmurluğa (regenschrim) ihtiyaç duyar.
Dilin sosyal bir varlık olmasıyla ilgili yukarıda verilen örnekler, dil ile kültür arasındaki bağlantının ne kadar güçlü olduğunu gösterir.  Vaktiyle gazinoya gitmeyen, flört etmeyen Türk
ün söz varlığında elbette bunları karşılayacak Türkçe bir kelime olmayacaktır.

DİL-DÜŞÜNCE İLGİSİ

Düşünceler, dille somut bir hâle dönüşür.
Düşüncenin yansımaları en güzel şekliyle dilde açığa çıktığına göre, dili olmayan insanın düşünmeden yoksun bir varlıktan farkı kalmaz.
İnsan, her biri bir nesnenin göstergesi olan kelimelerle düşündüğüne göre, diğer bir deyişle düşüncesini kelimelerle biçimlendirdiğine göre, düşünce ufkunun genişlemesi o dilin kelimelerini ve imkânlarını iyi bilmeye bağlıdır. Bu yüzden dil ve düşünce bir kâğıdın iki yüzü gibi birbirinden ayrılamaz.

SÖZÜN ÖZÜ

Dil: İnsanlar arasında iletişimi sağlayan, kendine göre kuralları olan doğal bir araç, seslerden örülmüş bir sistemdir.
Kültür: Bir milletin maddî ve manevî değerlerinin hepsinin ortak adıdır.
Dil başta olmak üzere, tarih, din, örf ve âdetler, hukuk sistemi, müzik, güzel sanatlar, ekonomi, ahlâk anlayışı ve dünya görüşü kültürün unsurlarındandır.
Millîlik, süreklilik, özgünlük, canlılık, doğallık, ortaklık ve bütünüyle değişmezlik kültürün belli başlı özellikleridir.
Bir milletin tarih sahnesindeki varlığını devam ettirebilmesi kendi diline sahip çıkması, onu korumasıyla mümkündür. Bu sebeple konuya gereken hassasiyetin gösterilmesi şarttır.

Türkçe, dünyanın en güzel, en zengin, en büyük dillerinden biridir. Asırlarca üç kıtada konuşulmuş, yazılıp okunmuştur. İlk şekli ile kalmamış, gelişmiştir. Kendi kendisini yenilemiş, tazelemiş ve zenginleştirmiştir. Çok mantıklı, çok ahenkli, ifade kabiliyeti çok yüksek bir dildir. Sanki bir bilginler kurulu oturmuş, ölçüp biçerek meydana getirmiştir. O kadar mükemmel, o kadar düzenlidir. Böyle güzel ve tatlı bir dile sahip olmak Türklerin en büyük iftiharıdır. Her Türk çocuğu bu mükemmel dili, bu güzel Türkçeyi en aziz bir varlık olarak sevmeli ve ona saygı duymalıdır. Onun kadrini, kıymetini bilmelidir. Onu sadece kulaktan dolma şekliyle, çevresinden öğrendiği gibi kullanmakla kalmayıp, onun bütün yapısını, kanunlarını, kaidelerini hakkıyla tanıyıp bilmelidir. Ona iyice sahip olmak, onu en doğru, en güzel ve en tesirli şekli ile kullanmak için, kısacası iyi konuşmak ve iyi yazmak için bu şarttır.

Muharrem Ergin


DİL VE KÜLTÜR

Kelimelerin olmadığı bir dünyada yaşasaydık, insanlar, beyinlerinden, ruhlarından, kalplerinden süzülüp gelen duygu ve düşünceleri birbirlerine nasıl aktarırlardı kimbilir? Kelimesiz, sözsüz, yazısız, kısacası dilsiz bir dünya... Hayali bile sıkıntı veren renksiz bir dünya. Hayata renk katan dil, her toplumun ruh aynasıdır. Bir toplumun kültür seviyesini ve dünya görüşünü tespit etmek isteyenler o toplumun kullandığı dili incelemeleri yeterlidir.
Mesela, bir Kızılderili kabilesi olan Siouxlar
ın dilinde hiçbir “küfür” kelimesi yoktur. Kızılderililere vahşi diyen beyaz adamın yüzünü kızartacak bir tablo! Dil ile kültürün ve toplumun ilişkisine diğer bir örnek de arşivlerimizdeki belgelerdir. Arşivlere bir göz atsak, belgeler bize şunları fısıldar: “Kâğıdımızdan mürekkebimize, yazı türümüzden kullanılan kaleme kadar uzanan unsurlardaki estetiğe bakın. Her şahsın makamına göre kullanılan lakaplar, hitaplar, dua cümleleri, o devrin insanının, sizin cedlerinizin ruh inceliklerini yansıtmıyor mu? Şu muhteşem fermanların arkasındaki muhteşem devleti nasıl görmemezlikten gelebilirsiniz?”
Gerçekten bu belgelerin sadece şekilleriyle değil, içlerinde geçen kalıplaşmış ifadelerle de devirlerinin kültür birikimi ve hayat görüşlerine nasıl işaret ettikleri incelenmeye değer. Mesela, bir belgede bir bayan ismi geçtiği zaman hemen ardından, çoğu zaman, “zid iffetüha” (Allah iffetini artırsın), bir âlimin ismi geçtiği zaman “zid ilmüha” (Allah ilmini artırsın) şeklinde bir dua cümlesi gelirdi. Sadrazam, defterdar, müftü, kazasker, beylerbeyi, sancakbeyi ve kadı gibi makam sahibi şahsiyetlerin senası birkaç satır sürüyordu.
Dil-kültür ilişkisine dair başka bir misal de atasözleri ve deyimlerdir. Günümüzde, mevcut dillerdeki kalıplaşmış ifadelerin, bilhassa atasözlerinin, milli ruhu yansıttığı görülmektedir. Hatta bu atasözlerinden bazılarının farklı milletlerde -kelimeler farklı olsa bile- aynı manayı taşıdıkları tespit edilmiştir. Zira bazı cihanşümul (evrensel) hakikatler, bütün insanlar tarafından tartışmasız kabul edilir. Bir köyde iki muhtar, bir şehirde iki vali, bir ülkede iki devlet başkanının olamayacağı, olursa işlerin karışacağı, yani hâkimiyetin en önemli esasının müdahaleyi reddetmek olduğu, cihanşümul bir hakikattır. Bu hakikata İngilizler şöyle işaret eder: “Aşçılar çoğaldı mı çorba tatsız olur”,
İtalyanlar; “Çok horozun öttüğü yerde güneş doğmaz”,
İranlılar; “İki kaptan gemiyi batırır”,
Ruslar; “Yedi ebenin olduğu yerde bebek kör doğar”.
Bizdeki atasözleri de şöyle: “Horozu çok olan köyün sabahı geç olur”,
“İki arslan bir posta sığmaz”.
Atasözleri ve deyimlerin kültürümüze nasıl ayna oldukları şu misallerden açıkça görülebilir:
Allah, dağına göre kar verir.
Allah, doğrunun yardımcısıdır.
Allah gümüş kapıyı kaparsa altın kapıyı açar.
Allah sabırlı kulunu sever.
Allahtan umut kesilmez.
Almadan vermek Allaha mahsustur (yaraşır).
Allaha ısmarladık.
Allah bağışlasın.
Allah bilir.
Allah etmesin.
Allah utandırmasın.
“Çalım Kültürü”nün doğurduğu gariplikler de hatırlanmaya değer. Arabalara yapıştırılan çıkartmalar nedense daha çok İngilizce ve İngilizlerin “white lie” (zararsız yalan) (!) dedikleri cinsten. Mesela “My other car is a Ferrari” (Benim diğer arabam bir Ferraridir). Ya arabaların arka camlarında taşınan sahte Amerikan plakalarına ne demeli! Bu plakaları takanlar, Amerikayı görüp geldiğini mi ima ediyorlar acaba? Bir de kolu, bacağı kırılanların alçılarına yazdırdıkları imza sirküleri var. “Ne çok arkadaşı varmış” mı denmek isteniyor yoksa? Kısacası “hava atmak”, kültürümüzü ve dilimizi maalesef oldukça etkiliyor.
Şimdi dil-kültür-toplum ilişkisinde, hassas bir husus üzerinde duracağız. Kitle iletişim araçlarıyla insanların zihinlerini kontrol etmek mümkün müdür?
Aynı hadiseye, farklı isimler vermeleri ne garip?! Mesela, bir insan dinini değiştirir; yeni dinine mensup insanlar için o bir “mühtedi” (hidayete eren)
dir; eski dindaşları için, “mürted” (dinden dönen). “Şehit olmak isteyen mücahitler” bazıları için “İntihar saldırısında bulunan bir grup fanatiktir”. Özellikle basın-yayın organlarında bu tür “dil oyunlarına” veya daha resmi bir ifadeyle “diplomatik üsluba” çok rastlanır. Mesela, “Teröristler ölü olarak ele geçirildi”, “Göstericiler hayatını kaybetti” haberlerinde, özneden çok hadise vurgulanmış, halkın yanlış anlamalarının (veya gereksiz su-i zanlarının) (!) önüne geçilmiştir. Bu şekilde, aktif fiil cümlesi yerine, pasif cümleler ve isim cümleleri kullanmak, basının “tarafsız” kalmak için uyguladığı bir metottur. Batılı strateji uzmanlarının tavsiye ettikleri “güzel adlandırmalar” (!) da insanlarda infiale sebep olabilecek bazı hadiselerin yumuşatılmasında kullanılır. Gaye, mevcut statükoya zarar gelmesini önlemektir. “Soykırımı” veya “katliam” yerine “etnik temizleme”; “kumar” yerine “talih oyunu”; “bebek katliamı” veya “sinsi soykırım” yerine “aile planlaması” terimlerini kullanmak gibi...
Ya “şeker bayramı” tabirine ne demeli? Kulluk dairesinde bulunan aciz ve fakir insanın, Allah
ın azamet, kudret, şef kat ve merhamet gibi yüzlerce isim ve sıfatını idrak edip “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahuekber” senalarıyla görünen ve görünmeyen âlemlere ilan ettiğimiz “Ramazan Bayramı” nda, “şeker” ve “tatlılar” dışındaki başka bir şeyle uğraşmayan ve insanları uğraştırmak istemeyenler de kimler? Bunları düşünmek gerek. Nezaket isteyen başka tabirler de var. “Kara kışta” , karla ve tabiatla “mücadele” edildiği söyleniyor. Hâlbuki ne kış “karadır”, ne de insan onunla “mücadele” eder. “Hava muhalefeti” de ayni şekilde yanlış kullanılan deyimlerden birisidir. Tabiatta kötü ve çirkinmiş gibi gözüken şeylerin altında güzellikler yatar. Güzel düşünemeyen insanlar güzel göremezler. Rabbe kendilerine ve yaratılanlara yabancılaştıkları için “hayat”ı bir “cidal” olarak görürler.
İnsanı daha büyük bir vartaya düşüren bir tabir de şöyle “İşimiz Allah
a kaldı” Acaba hangi iş Allahın iradesi dışında gerçekleşir ki? Bundan başka “Üzümünü ye bağını sorma” gibi ifadeleri duydukça, ister istemez insanın aklına bunların bizden olmayanlardan sudur ettiği geliyor. Batılılar bu konuda oldukça işgüzar. Ortaya attıkları tabirlerin ardında kendi hayat görüşleri okunuyor. Aldanmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor.
Allah
a dayandıkları için cihanı sarsan, fazilet ve medeniyet üstadı Osmanlılar emperyalizm sömürgecilik gibi kavramları tedai ettirecek şekilde bir “imparatorluk” mudur yoksa “cihad-ı fi sebilillah” mefkûresiyle yaşayan o şanlı ecdadımız “Devlet-i Aliye-i Osmaniye” midir
İşte kullanırken düşünülmesi gereken mefhumlardan sadece birkaçı. O halde ne yapmalıyız? Kendimize ait mefhumlarla düşünmenin yollan nelerdir? Aslında çare basit. Kaynağı Kur
an ve hadisler olan eserleri sürekli okuyup yaşayan insanlarda öyle bir dünya görüşü oluşur ki sahip oldukları ferasetle eşya ve hadiseleri tahlil, bünyelerine yabancı olan unsurları teşhis, bilgileri hikmete, “kültür”ü de “irfan”a tebdil ederler. Öyle bir “lisan” kullanmaya başlarlar ki, sanki yaşadıkları şeyler kelimeleşir, zihinleri ve hayatları aydınlık ve dupduru olur.
KAYNAKLAR
1) Aksan, Prof. Dr. Doğan (1987) “Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim.” Ankara: Türk Tarih Kurumu Basım Evi.
2) Pel. M (1965) The Story ol Language New York The American Library.
3) Eminoğlu M. (1989) Osmanlı Vesikalarını Okumaya Giriş. Konya: Ülkü Basım Evi.
4) Hatim ve Mason (1990) Discourse and the Translator, London/New York: Longman

Yusuf Alan


İçeriğe Geri Dön | Ana Menüye Geri Dön